Tasarımda resmiyet

1 yorum
Resmi (official, officiel, öffentlich) kavramı çok büyük ölçüde devletle ilgili olanı anlatır. TDK'nın Büyük Türkçe Sözlük adlı derlemesi, "resmi" ya da "resmiyet" için daha duygusal (ya da duygu-yoksunu) açıklamalar getirir: Samimi olmayan, teklifli, ciddi.

Yüzyıllardır resmiyeti temsil eden birçok şey olmuştur. Örneğin Avrupa'da ve Amerika'da (daha doğrusu antik Yunan ve Roma uygarlığının mirasçısı olan dünyada) resmi yapılar binlerce yıldır (ve büyük ölçüde günümüzde de) klasik ya da neo-klasik stilde inşa edilir. Çünkü sütunlar ve simetri ciddiyeti, dolayısıya "resmiyeti" anlatan formlardır. Bir devletin kurumlarının ağır başlı, ciddi ve güvenilir olması beklenir. Özel değildir, öznel olamazlar. Dolayısıyla pop-art ya da empresyonist tarzda inşa edilmeleri devletlerin doğasına (ki devletin çok yakın dönemlere kadar sadece 'kamu'yu -yani geneli- ilgilendirdiği kabul edilirdi, 'birey'i -yani özeli- değil) aykırıdır.

Kişilikten yoksun, mesafeli ama simetrik ve güven uyandırıcı.
Tipik bir klasisit mimari örneği.

Elbette resmiyet sadece mimaride kendini ifade etmez. Aynı şekilde bu binaların üzerinde de çoğunlukla Latince yazıtlar yer alır. Latince (Katolik kilisenin resmi dili olmasının yanısıra) özel bir kültürün ya da bir ulusun dili olmaması açısından, ama aynı zamanda ihtişamlı Roma uygarlığının dili olmasıyla, "resmiyete" en uygun dildir. Elbette uzun geçmişi ve yüzyıllar boyunca felsefenin, bilimin ve tıbbın dili olması da Latince'nin ciddiyetini, nesnelliğin ve aynı zamanda 'mesafeliliğini' pekiştirir. Roma uygarlığının ihtişamı ve örgütlü devlet yapısı, modern Avrupa devletlerine (Hitler'in Almanya'sı dahil) esin kaynağı olmuştur. Oxford Üniversitesi'nin önünde Dominus illuminatio mea (Tanrı Işığımdır) yazar. Alman adalet sistemimin sloganı Iura novit curia (Mahkeme kanunu bilir)'dir.

Ancak ABD Adalet Bakanlığının armasına ya da Norveç Devlet Kütüphanesi'nin giriş kapısına ya da ABD'deki Beyaz Saray'ın web sitesine dikkatlice bakan biri, bütün bu kurumlarda ortak bir şey daha görecektir.





Bu binaların ya da kurumların 'font'ları. Hepsinde tercih edilen yazı türü çentikli, simetrik ve sütun gibi harflerden oluşur. Bu yazı karakteri Times ya da Roman adlı yazı karakteridir. Bunlar Kuzey Avrupa ve çok büyük ölçüde buranın göçmenlerinin oluşturduğu ABD'nin "resmi" yazı karakteridir. Orta Avrupa'ya inildiğinde fontların karakterleri değişir. Almanya'da ya da İsviçre'de resmiyetin yazı karakteri çentikli değildir. Simetri yine vardır ama çentikli harflerin yerini, dümdüz çubuk harfler alır. Bunun en iyi örneği bugün Lufthansa'dan Nestle'ye kadar bir dizi kurumun kullandığı Helvetica'dır. Helvetica gayri-resmi olarak bu toplumların 'resmi' yazı karakterleridir. Herhangi bir Alman bakanlığının web sitesine giren biri, buralarda Times değil Helvetica'nın ağır bastığını görecektir.


Orta Avrupa'nın bütün dünyaya armağanı. Helvetica fontuyla yazılmış tabelalar ve yol işaretleri.
Kolay anlaşılır, kolay üretilebilir, işlevsel ve fanteziden uzak bir yazı karakteri.


Fontlar, çoğumuzun hayatına bilgisayarlarla girdiyse de (daktiloların hepsi Courier denilen bir fontu kullanıyordu) fontların tarihi bilgisayarlardan çok daha geriye gider. Unutulmaması gerekir ki bugün bilgisayarlarımızla gelen yazı karakterlerinin bir çoğu orta çağdan beri evrimleştikten sonra Windows, Linux ya da Macos'a dahil olmuştur. Bu durum sadece bilgisayarlarda geçerli değildir. Avrupa'da resmi yapılarda, büyük kurumlarda, Amerika'da filmlerin ve kitapların afişlerinde kullanılan yazı karakterlerinin tümü, yüzyıllar içerisinde evrimleşmiş harflerin mirasından yararlanırlar. Tüm yazı karakterleri bir duyguyu, bir mesafeyi (ya da yakınlığı) ve bir tarihsel dönemi ifade eder. Dan Brown'ın romanlarında ya da John Grisham'ın romanlarından uyarlanan filmlerde soğuk ve ciddi Trajan Pro (ve benzeri fontlar) tercih edilir, yemek kitaplarında daha samimi olan (ama yine de ciddiyeti elinden bırakmayan) Garamond kullanılır. Bu yazı stilleri yüzlerce yıl içerisinde olgunlaşmış, yontulmuş ve son şekillerini almışlardır ve her biri farklı bir açıdan gözü okşar. Ortak yanları yalınlıkları, simetrileri ve güven uyandırıcı olmalarıdır. Windows'un "resmi" yazı karakterleri Arial ve Times New Roman da bu geleneğin bir devamıdır. (Microsoft ilk Windows'larda Times ve Helvetica fontlarının sahiplerine telif ödemekten kaçınmak için, bu fontları bir miktar deforme ederek kendi fontlarını geliştirdi. Bu yazı karakterleri de bugün hepimizin tanıdığı Arial (Helvetica) ve Times New Roman (Times ve Roman yazı karakterlerinin bir karışımı) adlı karakterlerdir)

Türkiye'de ise durum bir anda değişir. Sokağın köşesindeki dönercinin tabelasında Amerika Merkez Bankası'yla aynı yazı karakteriyle karşılaşılabilir. Ya da bir mahkemenin kapısında şişman gövdeli, eğimli ve aslında son derece gayri-ciddi bir anlatıma sahipyazı karakteri göze çarpabilir. Türkiye'de bir 'font' kültürü yoktur, çünkü bir font geçmişi yoktur. Profesyonel ya da amatör çoğu tasarımcı, yaptıkları tasarıma göre font seçerler, tanıtılacak ürünün karakterine ve neyi ifade ettiğine göre değil. Örneğin bir Hegel ya da bir Victor Hugo'nun kitabını hazırlayan bir tasarımcı, kapakta modern bir yazı karakteri tercih ediyorsa, aslında eserin içeriğinden tamamen kopuk bir tasarım üzerinde çalışıyordur. Font tercihi, göründüğü kadar keyfi bir şey değildir aslında. Çoğu durumda bir resimden ya da bir fotoğraftan çok daha fazlasını simgeler. Ancak bunun için, kültürün geçmişinde yazı karakterlerinin de bir yeri olmalıdır. Türkçe'de harflerin bir belleği, bir tarihi yoktur, M ve M arasında bir ifade ayrımı yoktur. Çoğu insan 80'lerin ya da 70'lerin yazı karakterlerini tanır, ama 20'lere ya da 19. yüzyılın yazı karakterlerine inildiğinde bir 'tabula rasa' ile karşı karşıya gelinir. 85 yıllık bir Latince harf deneyimi olan bir ulus için elbette bu kaçınılmaz bir durumdur. Avrupa yüzyıllar içerisinde harflerini kusursuzlaştırmaya çalışırken ve her yazı karakteri kültürlerle beraber evrimleşirken, Osmanlı aynı dönem içerisinde hattatlarını olgunlaştırmakla meşguldür. Cumhuriyete geçiş kaçınılmaz olarak birçok köklü sanat ve geleneğin sonunu getirmiştir. Hattatlık da yüzyıllardır devam eden bir sanat olarak birkaç yıl içinde yok edilince, bir anda bütün bir ulus "yazısız" kalmıştır. Cumhuriyet, kültürümüzde hiçbir geçmişi olmayan Latince yazı formlarıyla Türk ulusuna armağan edildi. Daha önceki yazılarda da belirttiğimiz gibi bu geçişin sancıları fazlaydı, bununla birlikte yararları, zararlarından fazla olduğundan, amaç (hele de fontlardan yola çıkarak) Cumhuriyet'in yarattığı değişimi eleştirmek değildir. Her ne olursa olsun, fontlar konusundaki durumumuzun, kullandığımız bütün harfleri ödünç aldığımız gerçeğinin farkında olmamızın hiçbir zararı olamaz. (Bunda gocunulacak birşey de yoktur, Avrupa da aynı şekilde sayılarını Arapça'dan, müzik notalarını Hindistan'dan ödünç almıştır.) Bununla birlikte, bu ödünç almanın bazı çok ciddi çelişkilere ve eksiklere neden olduğu ortadadır. Anayasa Mahkemesi'nin duvarında doğru bir yazı karakteri kullanılmaması, önemsiz bir ayrıntı gibi görünüyor belki ama aslında uzun vadede bütün bir kurumun güvenilirliğini etkilemektedir. Cumhurbaşkanlığı'nın web sitesinde Tahoma ya da Verdana gibi zevksiz ve sadece Windows için tasarlanmış yazı fontlarının tercih edilmesi, sadece kötü bir web tasarımını değil, 'geçmişi olmayan bir kurum' hissi uyandırmaktadır.

İyi bir tasarımcı, sadece güzel kompozisyon yapmakla yetinmemelidir. Kullandığı her harfin geçmişini bilmelidir, neyi ifade ettiğini ve neyi ifade etmediğini bilmelidir. Okuma yazma oranı Latince harflerin kullanılmaya başlandığı günden beri olağanüstü derecede artmıştır, ama bu durum kamuda Latince harfleri içselleştirme sürecinin tamamlandığı anlamına gelmez. Harfler, sesleri ve genel geometrik şekilleri dışında birçok başka özellik taşırlar, ve onlara ifade veren de tam bu özellikleridir.



Kitap tasarımı sorunları - 1

1 yorum
Kitap kapağı "sektörü" son on yıl içerisinde şaşırtıcı bir ilerleme kaydetti. Kitabevleri kurumsallaştıkça, daha fazla yabancı kitap ulaşılabilir oldukça ve bunun sonucunda okurun beklentisi yükseldikçe, yayınevleri de zorunlu olarak bu duruma uyum sağlamak zorunda kaldı.

Elbette bundan önce de Erkal Yavi, İsa Çelik gibi büyük tasarımcılar vardı, ama sayıları bir elin parmağını geçmeyecek kadar azdı ve işlerini iyi yapmaya çalıştıklarını onlardan başka bilen yoktu sanki. Son yıllarda ise kitabevlerinin raflarında ciddi bir değişimin gerçekleştiğini rafların arasında beş-on dakika gezinen herkes fark edebilir. Bu estetik olgunlaşma şimdilik ne yazık ki sadece kitapların kapaklarıyla sınırlı. Henüz kitapların içlerinin -yani iç tasarımları, editöryel tasarımları ya da kitap tasarımları- denilen boyutun da önemli bir tasarım öğesi olduğunu yayınevlerimizin çoğunluğu fark edebilmiş değil.

Aşağıda birkaç örnekle kitap kapağı tasarımlarında görülen ilerlemeyi göstermeye çalışacağım. Aynı zamanda ABD'deki baskılarının kapaklarını da gösterip, 'Batı'ya göre ne durumda olduğumuz hakkında bir fikir vermeye çalışacağım.

İlk örnek Harper Lee'nin unutulmaz romanı Bülbülü Öldürmek:

Eski bir baskının kapağı


Şu anda piyasadaki baskını kapağı

İlk baskısında bir ressamın elinden çıkma bir resim var, dolayısıyla resimli kapaklardan hoşlananlara bir yanıyla daha fazla hitap edebilir. Ancak bunun dışında, bilinçsizce (ve daha da kötüsü özensizce) hazırlanmış bir kapak var karşımızda. Ne renk, ne yazı karakteri, ne de yerleştirmeyle en ufak bir şekilde uğraşılmamış. Bu kitabın yayınlandığı 80'li ve 90'lu yıllarda ne yazık ki çoğu kapak için bu özensizlik durumu geçerliydi. (Aynı durum birçok çeviri için de geçerli, ama bu başka bir yazının konusu.) İyi bir kitap kapağı tasarımı elde etmek, güzel bir resim koymaktan fazlasını içeriyor. Zaten kitabı okuyanlar, resim tercihinde de bir sorun olduğunu hissedecekler. Evet, kitap, küçük bir kız ve bir zenciyle ilgili (başka birçok şeyin yanısıra). Ama kapağın içerikle olan uyumu burada bitiyor. Ne kız, burada resmedilen salaş kız, ne de dönem olarak uygun bir görüntü yok burada. (Kitabın kız ve zencinin arasındaki ilişkiyle bir ilgisi de yok. Zencinin yerine kızın babasının bir resmi koyulmuş olsaydı, kapak içeriği daha fazla anlatıyor olurdu.)

İkinci kapakta, ilk başarı 'kitabın içeriğini resmetme' iddiasından vazgeçilmiş olması. Bunun dışında yazı karakter seçimi, romanın yazıldığı döneme uygun. Aynı zamanda kitabın atmosferine uygun renkler kullanılmış ve genel olarak klasikleşmiş bir kitabın kapağında olması gereken güvenilir ve ağır başlı hava bu kapakta var. (Ağırbaşlılık oranı da iyi tutturulmuş. Heidegger'in Varlık ve Zaman'ı yok karşımızda, ama Hary Potter'ın maceraları da yok.) Son olarak, yeni kapaktaki en büyük başarı belki de kitabın kendi ülkesindeki baskıya yaptığı gönderme. Bununla birlikte Türkçe çevirinin kapağı, orjinalinin bir kopyası olmamış, bundan daha zoru yapılmış ve tasarıma farklı bir yorum getirilmiş. Birileri bizimki daha güzel olmuş derse, çok da yanılmıyor olabilir.

Kitabın kendi ülkesindeki kapağı:

ABD'deki baskının kapağı

İkinci kapak yine 'klasikleşmiş' bir modern: Momo.

İlk baskının kapağı


Yeni baskının kapağı


Bir kez daha ilk baskıda (siyah kapak), ressamın çalışmasına ağırlık verilmiş. Ama bunun dışıda Momo'yu Doğu Perinçek'in kitaplarıyla ya da Orhan Özkaya'nın Yabancıya Toprak Satışı adlı kitabıyla pekala karıştırabilirsiniz. (Bu durum, aynı zamanda tek tip kapak yapma sevdasında olan yayınevlerimizin bu tutumlarının nelere yol açtığının iyi bir göstergesi.)

Bununla birlikte eski Momo kapağında başarılı olan bir öğe var: kullanılan resim. Kitabın içeriğini başarılı bir şekilde simgeleyen bir resim kullanılmış.

Yeni baskıda karşımıza çıkan kapak ise son derece ustaca tasarlanmış. Saat (zaman) öğesi yine kullanılmış ama bu kez daha cesur ve doğru bir renk kullanımı var karşımızda. Ve bir kez daha olayın resimle bitmediğini, kapağın bir bütün olarak bir tasarım öğesi olduğu dikkate alınmış. Font seçimi de, her şey bir yana, bir kitap kapağına uygun yapılmış. (Kapaklarda serifli ve serifsiz (san-serif) yazı karakteri de başka bir yazının konusu.)

Kitabın İngilizce baskısının kapağı:


İngilizce baskının kapağı


Gutenberg'e veda..?

0 yorum



Önce Sony, sessiz sedasız Sony Reader'ıyla çıktı ortaya. Ardından davullu zurnalı tanıtımıyla Amazon Kindle görücüye çıktı. Şimdi de, Barnes & Nobles, nook ile karşımızda.... Daha doğrusu bizim karşımızda değil, şimdilik sadece ABD'li okurlarının karşısında. En alçakgönüllü tabirle, bu küçük aygıtlar, yayıncılık tarihinde Gutenberg'in devrimine benzer bir devrime neden olmuş durumdalar. Gutenberg'in matbaası kadar gözüpek bir girişim değil belki, ama Gutenberg'den beri kitabın 'medya'sı (yani, kağıt ve mürekkep) ilk kez değişiyor. Bahsettiğimiz şey, aşağıda gördüğünüz cihaz: e-kitap



Yeni nesil Amazon Kindle

Geleceğin kitabı olarak şimdiden milyonlarca kitabın okunmaya başlandığı e-kitapları, haliyle geleceğin kitabevleri olan online kitabevleri piyasaya sürdü. Önce Amazon, ardından B&N teker teker yayınevleriyle, gazetelerle ve dergilerle anlaştı, kısa bir sürede milyonlarca kitabı ve basılı mecmuayı dijital ortama taşıdılar. Hâlâ, örneğin Balkan Savaşları'nda Tuna Nehri gibi bir kitabı e-kitap formatında bulmak olanaklı değil, ama güncel ve çok satılan kitapları takip eden okur için, e-kitaplar artık hayatın gerçekçi (ve kullanışlı) bir parçası olmuş durumda. Amazon yetkilileri, Kindle'ı, çıktığı günden beri ''peynir ekmek gibi" sattıklarını söylüyorlar, B&N ise dünyanın en büyük kitabevi zinciri olması dolayısıyla, satışlarda Kindle'ı bile geçebilecek gibi görünüyor. (Amazon'un B&N'ye göre en büyük dezavantajı cihazı sadece internetten satabiliyor olması, B&N ise kitabevine gelen müşteriye, nook'un gerçeğini göstererek tanıtabiliyor.) Fiyatlar şimdilik 200-300 dolar arasında geziyor ama cihazı bir kez aldınız mı, her istediğiniz kitabı 10 doların altına temin edebildiğiniz için masrafını kısa sürede çıkarıyor bu cihazlar. Bir cihaza da rahatlıkla 3000'in üzerinde kitap yüklenebiliyor.

Amazon Kindle'ın 1. nesli

Sadece kitap değil...
Mürekkep ile basılan herşeyi 'ekrana' taşıma amacını taşıyan bu aletler her sabah gazetenizin okuyabileceğiniz, hatta internette gezinebileceğiniz yeni bir medya olması özelliğini taşıyorlar. Tıpkı bir iPhone gibi, 3G, Edge ya da Wi-Fi ile çalışan Kindle ve nook ile istediğiniz yerden, istediğiniz zamanda kitap, dergi, gazete ya da makale indirip okuyabiliyorsunuz. Ancak Nook'un Kindle'a göre (şimdilik) iki önemli avantajı bulunuyor (100 dolar daha ucuz olan fiyatı da düşünülürse, üç aslında). Birincisi nook'da e-mürekkepli ekranın hemen altında bildiğimiz ufak bir LCD ekranı bulunuyor. Bu LCD ekranda, renkli olarak, www.bn.com sitesindeki kitap kataloğunu tarayıp istediğiniz kitapların kapaklarını renkli olarak görebiliyorsunuz, oradan da satın alıp, cihazınıza yükleyebiliyorsunuz. İkincisi ise, nook'un "kitap ödünç verme" özelliği. Bir kitabı alıp okudunuz, çok beğendiniz, arkadaşınıza vermek istediniz. Gerçek bir kitap ile bu pekala mümkün. Ancak Sony Reader ya da Kindle buna izin vermiyordu. nook ise, kitabı tek bir tuşla, arkadaşınıza göndermenizi sağlıyor. Kitap bir kez arkadaşınıza gittiğinde, sizin sistemden kayboluyor. Ancak 15 gün sonra otomatik olarak tekrar size dönüyor. Bu defa da arkadaşınızın aygıtından siliniyor.


BN'nin Nook'u


Bu işi Türkiye'de kim yapacak?
Akıllara hemen NetKitap, Ideefixe ve Kitapyurdu gibi nitelikli ve çok büyük katalogları bulunan online kitabevleri geliyor. Bizde piyasada gezen kitap sayısı 100.000 civarında olduğu düşünülecek olursa (ABD'de on milyonlarca) e-kitap'a geçiş -en azından nicelik açısından- oldukça kolay olur.
Zamanında (nook'lar ve Kindle'lardan çok önce) İdea Yayınevi Noeta adında bir e-kitap sistemi kurmuştu. Ancak sadece felsefe ve bilimsel metinler ağırlıklı olan sistem, en azından Türkiye'de pek yankı uyandırmadı, zamanla da tozlu raflara kalktı. (Oysa Noeta, bütün bu cihazlardan daha fazla seçenek sunuyordu okuruna; aynı kitabı üç farklı dilde okumak gibi.) Şimdi, daha 'mainstream' olarak bu işe, birilerinin girmesi gerekiyor. En iyisi herhalde bütün online kitabevlerinin bir araya gelip, ortak bir aygıt ve ortak bir formatta anlaşıp bu işe başlamaları. Ama iskontolar konusunda bile anlaşamayan yerli online kitabevlerinin bu konuda aynı masada buluşmaları zor görünüyor. Bunu yapabilseler yayıncılar da bu işe girmeye daha hevesli olurlar, okurlar da daha önyargısı yaklaşırlar. Gutenberg'i 250 yılla kaçırdık, e-kitap için bu kadar beklememize gerek olmamalı. Bizi bu medyayla tanıştıracak kişiler de online kitabevlerimiz. (Hatırlatmakta yarar var, 1990'larda Noeta'yı yaratan kişiler, bugün NetKitap'ın başındalar.)


Kitabın yerini alacak mı?
E-kitapların kullandığımız gelişmiş ve geniş ekranlı cep telefonları ve PALM'lardan en büyük farkı, LCD ya da LED gibi ışıklı görüntü yüzeyleri kullanmamaları. Bunun yerine, gerçek kağıt ve mürekkep hissine çok daha yakın olan e-mürekkep denilen, ilk kez Sony Reader tarafından kullanılan bir yüzey kullanıyorlar. E-mürekkep, LED ya da LCD gibi ışık (RGB) temelli değil; bir tür (ama oldukça esnek) bir mürekkep türü. Ekranları renkli değil, siyah beyaz. Çok az elektriğe ihtiyaç duydukları için de, kitabı okurken "aletin pili bitiyor" diye düşünüp kendinizi en kısa zamanda bir hızlı okuma kursuna yazdırma ihtiyacı duymuyorsunuz. (Stephen King'in en beğendiğiniz romanının son 5 sayfasında iPhone'unuzun pilinin bittiğini hayal edin...) En önemlisi, aydınlık bir ortamda (örneğin güneşin altında ya da kumsalda), tıpkı gerçek bir kitap gibi, sayfaların daha iyi görünüyor olması. Işık temelli olmadığı için ortamın ışığı her şeyi belirliyor. Ama geceleyin, yatağınızda okumak istiyorsanız (ve eşinizin uyku saatinde ışığa alerjisi varsa) arkadan aydınlatma seçeneği de bulunuyor. Sadece bu nedenle bile, gerçek kitabın tahtına göz dikiyor bu alet.

E-kitap, kitabın yerini alacak mı sorusu, şu sıralar ABD medyasının tartıştığı bir konu. Bu aletlerin ticari başarıları, daha şimdiden Apple'ın
iPod ile yakaladığı başarıyı hatırlatıyor (ancak iPod bir yenilikten öte bir teknolojik güncellemeydi, portatif müzik kavramını bizlerle tanıştıran Walkman'leriyle Sony oldu) ama yine Apple'ın iTunes ve iPod ile müzikte sağladığı tekel durumu nedeniyle de biraz da endişeyle izleniyor. Neyse ki Amazon'un tekelini, Barnes and Nobles nook ile şimdilik kırmış görünüyor. Çok yakında Apple'ın da benzer bir aygıtla piyasaya çıkacağı bekleniyor. Bize ise, şimdilik beklemek düşüyor. Çünkü ne Amazon, ne B&N, telif yasaları nedeniyle, ABD dışında bir yerde bu aletlere kitap indirilmesine izin vermiyor.

"Para için yazmak" gerçekten duyulduğu kadar kötü mü?

0 yorum

Amatör ya da profesyonel bütün sanat çevrelerindeki can alıcı tartışma konularından biridir: "Para için sanat." Üzerinde düşünülmeye değer bir argüman mı?

Bir sanatla uğraşıp (konumuz gereği burada yazarlık -ama pekala sinema yönetmenleri ve müzisyenler de olabilir) henüz para ya da başarıyı elde edememiş olanların çoğunun anlaştığı bir nokta vardır. Bu işten para kazananları küçümserler. Başarı (ve kazanılan para) arttıkça, küçümseme oranı da o derece artar. (Bazı durumlarda "başarılı" bir yazar -hele de birkaç önemli ödül almışsa- vatan hainliğiyle bize suçlanabilir.) "Başarıyı" (ve parayı) tadamamış sanatçılar bu düşünceye sarılarak başarısızlıklarını (en azından bir süre için) sorunsuz bir şekilde örtbas ederler. Ama işin ilginci, para ya da başarıyı elde etmiş olanlar da "para için yazıyor" görünmekten korkarlar. Kitap dünyasının fahişeleriymiş gibi görünmek istemezler. Edebiyat ve kapital arasındaki bu nefret gerçekten gerekli mi? Mühendis para için köprüler, gökdelenler yapabiliyorken, sanatçı niçin para için yazamıyor?



"Para için yazmıyorum..." yayınevimize gelen yazarların ilk söyledikleri şeydir. Onlara hemen kapıyı göstermek geçer içimden. Yine de (bu bakış açıları yüzünden, daha eserlerinden tek bir satır okumama rağmen edebiyat dünyasında "mutlak bir başarısızlık" yaşayacaklarını bildiğim halde) onlara gerçekleri olabildiğince açık bir şekilde dile getirmeye çalışırım.

"Para için yazmıyorsun ama bir yayınevinin para yatırıp romanını bastırmasını istiyorsun, bir kitabevinin para yatırıp, kitabını satın alıp vitrine koymasını istiyorsun, ve son aşamada da (ki en korkuncu bu) bir okurun para verip kitabını almasını istiyorsun, öyle mi?"
diye sorarım. Ve tüm iyi niyetimle, kariyer olarak yazarlığı düşünüyorsa eğer, o korkunç şeytan, emperyalizmin silahı, açgözlülüğün ve kapitalizmin anası olan para'yı da hedeflemesi gerektiğini anlatmaya çalışırım. Ancak bunu yaparsa, ortaya okunmaya değer bir şey çıkar çünkü.
Kronik bir kandırmacaBu son cümle tartışmaya çok açık. En basite indirgeyip açmak gerekirse, "Para için yazarsan, okunmaya değer bir şey yazmış olursun," demiş oluyorum. Biraz daha açmak gerekirse..."Ben para için yazmıyorum," "Ben insanlar için yazmıyorum" demenin bir yoludur aslında. Yazar para, başarı ve okur kazanmayacağını baştan kabullenmiş görünür. Ama derin sanatsal içgörülerini dışavurmak için bu gibi ayrıntıları feda etmeye hazırdır da. Bilmediği şey, bu argümanın ahlaki olarak da çok tartışmalı bir argüman olduğudur.

İnsanın yaptığı herşey başkalarını ilgilendirdiği zaman bir değer kazanır gibi son derece pragmatik bir önerme aslında sanat ve edebiyatta son derece geçerlidir. Bir orkestra sahneye, insanların önüne çıktığı zaman gerçek bir orkestra olur. Bir ressam, ilk tablosunu sattığı ya da sergilediği zaman gerçek bir ressam niteliğine kavuşmuş olur. Bir yazar, ilk eserini bir yayınevine kabul ettirdiği ve ardından kendine bir okur kitlesi edinebildiği zaman başı dik bir şekilde "yazar" kimliğiyle gezebilir. Dolayısıyla bir sanatçı kendi eserinden, soyut ve kişisel bir tatmin elde etmek yerine, somut olarak, ayakları yere basan bir başarının peşinde koşarsa gerçek bir sanatçı olur. Sanat (bütün soylu açıklamaları ve anlamları bir yana), bir mühendislik işidir. Mühendisin görevi de insanların yararlanabileceği eserler tasarlamaktır.

Ancak soruyu bir adım daha öteye götürdüğümüz zaman işler karışıyor görünüyor. Doğrudan "insanlar için" yazmak? Doğrudan "para için" yazmak? Bu durumda sanatçı düpedüz bir "pazarlamacı" olmuş olmuyor mu? Sanatçı pazarlamacı olursa, özgürlüğünü yitirir mi? Yanıtı, evet. Yitirir ve yitirmelidir de. Sanat rüya değildir. Keyfi bir hayal de değildir. Sanat, kim ne derse desin, sorumluluktur. Sorumluluktur çünkü kitlesine sunulduğu anda, o kitleye keyif, eğlence, mutluluk, bilgi, heyecan, korku, merak... somut bir şeyler sunabilmeli ve yaşatabilmelidir. Bir romanı bir günlükten ayıran en temel özellik, romanın yazarın okuruna sunduğu bir "ürün olmasıdır. Tıpkı temizlik malzemesi gibi, ekmek gibi ya da mikrodalga fırın gibi, roman da müşterisine bir şey kattığı zaman anlam kazanır, "değerlenir". Mikro dalga fırınları seri üretim üretilir, roman ise bir sanatçının özgün bir çalışmasıdır. Ama el yazmaları, bilgisayara geçirilip, editöryel bir okumanın ve dizgi ve tasarım çalışmalarının ardından bir baskı tesisinin yolunu tuttuğu zaman artık, "roman" da bir "mikrodalga fırını"dır. "Seri üretim"dir. Bundan sonrası "marketing" işidir. Yazarın da işin bu boyutundan kendini soyutlama lüksü yoktur.
Sevgilisine aşk şiirleri yazıp, sevgilisinin bile okumayacağı bu şiirleri bir yayınevine götüren genç aşık, sorumsuzlukların en büyüğünü yapıyordur. Aşk şiirleri, bir hobi olarak elbette güzel ve değer verilmesi gereken bir uğraştır. (En azından namus cinayetleri ve intihar girişimlerine göre) Ama bu şiir parçacıklarını başkalarının önüne atmak, üstüne üstük, başka insanların bu aşk şiirleri için para ve zaman ayırmalarını beklemek, ya çok şişkin bir egoya ya da sorumsuzluk ve düşüncesizliğe işaret eder. Yazar "okurunu" düşünmelidir. Hatta ve hatta, başarılı bir yazar olmak istiyorsa okuruna göre yazmalıdır. "Sanatı para için yapmak" argümanı kof duyuluyor olabilir ama yanlış değildir. Sadece vurgulama yanlıştır. "Para" yerine "insan," "müşteri," ya da "okur" kavramları konulursa başarılı bütün yazarların sırları ortaya çıkmış olur.

İyi bir yazar para kazandıracak şeyler yazar
Para için yazılan roman, toplumu ilgilendirmek zorundadır. Elbette büyük yazarların hiçbiri "zengin olma" hayaliyle bu hikayeleri kaleme almamışlardır. Ama yazdıkları şeyin insanları ilgilendirmek (dolayısıyla satmak) zorunda olduğunu bilerek yazmışlardır. Konu seçimlerini de kişisel hayatları değil, toplumların gidişatı belirlemiştir.

En büyük tarihsel romanların hepsi, bugün hala etkisinden kurtulamadığımız toplumsal fenomenleri anlatırlar. Birçok roman ve filme konu olmuş Spartacus, kölelerin isyanını anlatır. Bir metaforla köleler, bugünün işçileridir. II. Dünya Savaşı'yla ilgili yazılmış, Amerika'nın bağımsızlık savaşıyla ilgili yazılmış (ve aynı şekilde 'çılgın Türkler'i anlatan yerli) eser sayısı, belki de bütün diğer roman türlerinden fazladır. Çünkü bu metinler, insanların merak ettikleri, dolayısıyla satın alacakları metinlerdir. Bu romanların başarılarının arkasındaki en büyük sır hem yazar, hem yayıncı, hem de okuyucu için anlamlı olmalarıdır. Çocuk edebiyatında bile aynı şey geçerlidir. Roald Dahl çocuklara Cadılar'ı anlatır, çünkü Hıristiyan Avrupa'sı, çok da uzak olmayan bir geçmişte cadı oldukları gerekçesiyle masum kadınları diri diri yakmıştır ve her çocuğun belleğinde bu toplumsal travmanın izleri hala yaşamaktadır. En önemli bilim kurgu romanları da aynı şekilde içinde yaşadığımız toplumsal düzenin nereye doğru gittiğini sorgularlar. Fahrenheit 451 ve 1984 'keyif' için yazılmış şeyler değildir, insanları sarsmaları, ürkütücü bir geleceği gözler önüne sermeleri için yazılmışlardır.

Para için yazılan roman sorunu
Bu da bizi başka bir noktaya getiriyor. Gerçekten, sadece eğlence ve para için yazılmış romanlar. John Grisham dört dörtlük Holywood casusluk filmleri olmaya uygun kurgulara sahip romanlar yazar. (Filmi çekilmiş romanlarının sayısına bakılırsa bu işte başarılıdır da.) Dan Brown daha da yüzsüz bir şekilde, toplumu ve özellikle skolastik otoriteleri sarsacağını bildiği temalar seçer. Papa'yı ne kadar rahatsız ederse, romanlarının o kadar satacağına derin bir inanç besler. (Bu inancında da haklıdır) Amacı gerçeği ortaya çıkarmak değildir hiçbir zaman, birilerinin tepkisini uyandırıp, bu sayede kitaplarının çok satmısın sağlamaktır. Dean R. Koontz ve Stephen King gibi isimler de kolay pazalanabilir korku ve gerilim romanlar yazma konusunda büyük ustalardır. Bu yazarları Kafka, James Joyce ve Chekov'dan ayıran en temel unsur, çoğu insanın düşündüğü gibi eserlerin nitelikleri değildir. Tersine John Grisham'ın Chekov'dan çok daha usta bir "kurgu" yazarı olduğu kuşku götürmez. Kafka ömrü boyunca Dan Brown kadar çok araştırma yapmamıştır herhalde bir roman yazmadan önce. Yani farklı özellikleriyle, farklı başarıları olan isimlerdir bunlar. Peki bu popüler yazarların romanlarını sanat çevrelerinin gözünde "değersizleştiren" unsur nedir? Bu yazarlar sadece "para" için mi yazıyorlar? Bu da bir sonraki yazının konusu.


Reblog this post [with Zemanta]

Romancılık notları

0 yorum
Kurslar, okullar, seminerler, atölyeler.... Size roman yazmayı öğreteceğini iddia eden bir dizi insan bulabilirsiniz. Ama kim ne derse desin, romancılık yazdıkça, okudukça (ve büyüdükçe) olgunlaşan bir zanaat. Eş dosttan gelen yorumlar, eleştiriler ve yüreklendirmelerin de elbette bu eğitimde payı var, ama her roman, en temelde "insanın hikayesini" anlattığından, en iyi eğitmenler de hikayesini anlattığımız bu insanlar. Bu insanların gitmek istedikleri yoldan gitmeyi öğrenen bir yazar, roman yazabilecek kıvama gelmiştir. Bazı pratik bilgilere:

Konudan ve türden sapmayın
Bir cinayeti anlatıyorsanız, insan doğasının ilkelliği, vahşiliği üzerine bir inceleme yazmaya girişmeyin. Bırakın, bunu filozoflar yapsın, siz sadece bir adam tarafından öldürülen bir insanın hikayesini anlatın. İnsanlar düşündüğünüzden daha azına razılar çoğunlukla. Ayrıca insanlar düşündüğünüzden daha fazlasını biliyorlar. O yüzden siz sadece cinayeti anlatın. Roman alıp okumak isteyen, cinayet hakkında bir şeyler öğrenmek isteyecek çünkü. Sizin insan psikolojisi üzerine engin bilgi birikiminiz inanın, onu zerre kadar ilgilendirmiyordur o sırada. Daha da kötüsü, sizin bilgeç bir edayla kağıda döktüğünüz psikolojik ve felsefi yorumlar muhtemelen okurunuzun zaten bildiği şeyler olacak. Bir sayfa bittikten sonra, ikinci sayfaya geçirebiliyor musunuz okurunuzu, siz bunu düşünün sadece.

Hayat geri sarmıyor, siz de sarmayın
Bir insanın bir gününü, bir haftasını, bir yılını anlatıyorsunuz. Zamana sadık kalın. Bir ileri, bir geri atlamayın. Elbette bunun yapıldığı sayısız film ve roman var. Hatta sondan başlayıp başa gidenleri bile var. Siz önce dümdüz ileriye doğru ilerleyen bir roman yazın, bunun ne kadar zor olduğunu görün, ondan sonra cambazlık denemeleri yapmaya başlayabilirsiniz. İkinci zamanın hızı belli. Hayat sabit bir hızla ilerliyor. Durmuyor, yavaşlamıyor, hızlanmıyor... Hikayenin temposunu tutturun. Okurunuzun kafasını karıştırmanız size ve romancılığınıza hiçbir fayda sağlamayacak.

"Ben para kazanmak için yazmıyorum" gibi soylu düşünceleri bir kenara bırakın
Para için yazmıyorsanız, insanlar için de yazmıyorsunuz. Kendiniz için yazıyorsunuz. Düşünceleriniz kimseyi ilgilendirmeyeceğinden, onları sadece kendinizle paylaşabilirsiniz. Vaktimizin bir kısmını "romanınız" için bizden istiyorsanız, bize karşılığında bir şey verebilmelisiniz. Sadece sizi ilgilendiren şeylerle gelmeyin karşımıza. Zaman sadece sizin için değil, hepimiz için değerli.

Para kazanmayı hedeflemenin hiçbir zararı yok. Kapitalizmin, küçük, kirli (ama tatlı) sırrı da burada işte. Para kazanmayı hedefliyorsanız, insanların ilgisini çekecek şeyler peşindesiniz demektir. Bunda da hiçbir yanlışlık yok. Hatta romancılığın da en büyük ahlaki görevi (illa ahlaki bir görev yükleme ihtiyacı duyuyorsanız) yaşadığımız dünyaya, ilgilendiğimiz şeylere ayna tutabilmek. Birilerinin ilgisini çekebiliyorsanız, bilin ki doğru yoldasınız. Bunun sonunda para kazanacak olmanız gerçeği de... sizi niçin mutsuz etsin?

Aşk romanı diye bir şey yok!
Var aslında... ama olmamalı. Romantik bir toplumda yaşıyoruz. Siz de doğal olarak bir aşk romanı yazmak isteyeceksiniz. İhanetler, intikamlar ve kırık kalpleri anlatmak isteyeceksiniz. Bunda bir zarar yok. Ama bütün romancılık kariyerinizi bunun üstüne kuruyorsanız şimdiden bu işi bırakabilirsiniz. Aşk bizi doyurmuyor, mesleğimiz aşk değil, sorunlarımızın kaynağında aşk yok, aşk yüzünden savaşmıyoruz, hatta aşk için yaşamıyoruz... Aşk sadece aşk. Sefiller dünyanın en büyük aşk romanı belki. Anna Karenina da öyle. Ama her ikisinde aşkın yanısıra, öylesine büyük toplumsal travmalar ve önyargı, sınıf farkı, cinayet, macera gibi kavramlar var ki, siz bir aşk hikayesi okuduğunuzu düşünürken bir dönemin panoramasını okuyorsunuz aslında. Bu romanları büyük yapan da (hacimleri dışında) bu işte. Aşk, romanınıza tatlı bir renk katacaktır ama iki insanın aşkını (ya da romancılığa daha uygun olsun diye üç insanın karmaşık aşkını) anlatmaya oturmayın. Aşk, gerçek de de olduğu gibi hayatının bir parçası olsun sadece. Kahramanın mesleği "aşık adam" olmasın.

"Kumar oynamanın iki güzel yanı vardır: Kaybetmek ve kazanmak."
İnsanoğlu çelişkilerden gizli bir haz alır. Tekrar aşk hikayenize geri dönecek olursak... Bir adamla bir kadın aşıklar birbirlerine... Bir sürü engel atlatıp sonunda birbirine kavuşuyorlar. Ya da kavuşmuyorlar, ölüyorlar. Sıkıcı... Şimdi hikayeye bir kişi daha katalım. Kadın, iki adama birden aşık. Güzel bir çelişki doğdu... kadın hangisini seçecek? Biraz daha ileri götürelim. Kadın birini seçti. Ama olacak iş deği!.. Adamlardan biri hem kadına, hem de diğer adama aşık çıktı. İşte romancılık burada başlıyor....

Empati
Okurunuzun kendini karakterlerle özdeşleştirebilmesi gerekiyor. İki uzaylıyı anlatıyorsanız bile, okurunuz uzaylılarla duygudaş olabilmeli. Onları anlayabilmeli, kendini onların yeşil derilerinin içine sokabilmeli. Kahramanlarınız robotlar bile olsa, bizimle (sıradan insanlar olan bizlerle) aynı duyguları taşıyabilmeliler. Robot gezegeninin özlüyorsa bu okurunuzun kafasında ampullerin yanmasını sağlayacak. Çünkü o da, eskiden yaşadığı mahalleyi özlüyordur. Robot, bir insanı yanlışlıkla ezdiği için pişmanlık duyuyorsa, biz de vaktiyle ezdiğimiz salyangozu düşünüp vicdan azabı çekebileceğiz. Robot dünyayı kurtarıyorsa, biz de güçlü egolarımız sayesinde, kendimizi onunla bir göreceğiz ve "Evet, ben de olsam bunu yapardım işte!" diyeceğiz. Bunları dedirtmiyorsanız, okurunuzun yavaş yavaş romanınızdan sıkılacak demektir.

Nokta... sadece nokta

0 yorum
Nokta'nın gerçek anlamı ve esnekliği üzerine ufak bir irdeleme. Kim ne derse desin, noktadan sonra her zaman büyük harf gelmez.

Okumayı ve yazmayı okula başlamadan önce öğrenmeyenler için ilkokulda Türkçe dersinde ilk öğretilen şeylerden biri, "Noktadan sonra büyük harfle başlanır" kuralıdır. Ancak belki fark ettiniz, belki etmediniz, az önce okuduğunuz cümlede bile bir noktalama hatası var. Herhangi bir noktalama işareti kullanmadığım halde, cümlenin ortasında durup dururken "Noktadan sonra..." diye büyük harfle başlayan bir giriş yaptım.

Aslında hatanın kaynağı ilk okulda öğrenilen kural. Noktadan sonra büyük harfle başlanmaz. Az önceki örnekte olduğu gibi, cümlenin içinde büyük harfle başlanılabileceği gibi bazı durumlarda da tersine, noktalama işaretlerini küçük harf izleyebilir. Örneğin,

Ne diyeceğimi bilemiyordum... ama bir şey söylemezsem herkes benim suçlu olacağımı düşünecekti.

ya da, (Ya da?)

Olamaz... diye düşündüm.

'Olamaz!' diye düşündüm.

"Yapacak mısın?" diye sordum.

Üç nokta, soru işareti ve ünlem, üçü de birer noktalama işaretidir ve kural gereği ardından büyük harf gelir. Ancak yukarıdaki örneklerde cümle, noktalama işaretiyle sona ermediğinden küçük harfle devam ediyor.

Sevgili öğretmenlerimizin bize ilk okulda tüm iyi niyetleriyle öğrettikleri kuralda bir sorun var. (Aynı sorun TDK'nın kılavuzlarında da var.) Aslında yaptıkları hata dile kavramsal değil, analitik, hatta matematiksel bakmak. Dil, ne kadar kurallı olursa olsun, son aşamada kavramlarla ilgilidir, kavramları ve düşünceleri aktarabilmekle ilgilidir. (Öyle olmasaydı bugün bütün internet çeviri motorları sorunsuz çalışıyor olurdu.) Başka bir deyişle, dilin tek değişmeyen ilkesi, "anlaşılırlık"dır. Kural konusunda fazla saplantılı olmak, sık sık mantıksızlıklara neden olabiliyor. Söz konusu dil olunca ironik bir şekilde mantıklı olmaya çalışmak bazen daha büyük mantıksızlıklara neden olabilir, kuralların çelişir olması ise anlaşılırlığa hizmet edebiliyor.

Dolayısıyla çocuklara öğretilecek kural, "Noktadan sonra büyük harfle başlanır," olmamalı; kural "Cümleden sonra büyük harfle başlanır" olmalı. (Aksi takdirde bu son cümle de bir hata yumağı olur.) İlla noktalamayla ilgili bir kural öğretilecekse de "Noktadan sonra genellikle büyük harfle başlanılır... hatta neredeyse her zaman... ama yine de her zaman değil!" şeklinde bir kural öğretilmeye çalışılabilir.

Aslında bütün dil eğitimi kurallarla değil, kavramlarla yapılmalı. Dillerin yapı taşları onlar çünkü. Çocuklara da "." simgesinin anlamını öğretirken, bir yandan da cümleyi görmeyi öğretmek gerekiyor. Dil, nokta değildir çünkü. Dediğim gibi, dil, kavramdır... güzel bir Kavram. (Evet, "Kavram"ı özel ad gibi kullanmayı seçtim.) BLOG TEST

Kariyer olarak romancılık

2 yorum
Yazdığım üç romanda da sırasıyla yapılabilecek bütün hataları yaptım diyebilirim. Buna ek olarak çalıştığım yayınevine her gün bir ya da iki tane roman dosyası geliyor masama, aşağı yukarı hepsi de birer "ilk roman". Ve neredeyse hiçbiri gerçek bir "roman" değil.

Roman yazmayı öğrenmenin birinci kuralı -ve en basiti- okumak. Kitaplar, dergiler, ansiklopediler, gazetelerdeki reklamlar, hatta marketten aldığınız makarnanın arkasındaki yemek tarifleri... İyi bir yazar, iyi bir okurdur aynı zamanda. Keyif için okur, gözlemlemek için okur, imrenmek için okur. Dostoyevski
Suç ve Ceza'yı yazmadan önce Kant'ın Arı Usun Eleştirisi, Hegel'in Mantık Bilimi ve Kuran'ı devirmiştir. (İncil'i zaten kabaca ezbere biliyordu) Bir "okur" kimliğini taşımayan biri asla bir "yazar" kimliğini taşımayaz. Roman yazmaya soyunan biri, herşeyden önce romanın karşısında bir sanat, bir zanaat ve hepsinin ötesinde bir mühendislik harikasıymış gibi eğilebilmeli. Bir mühendis, mimar ya da işletmeci olmak için dört yıl eğitim alınmasını bekliyoruz bu toplumda. Bir orkestrada keman çalmak isteyen biri bunun için yeri geldiğinde neredeyse on yıl gece gündüz demeden bunun için çalışıyor. Çocukların oynadıkları oyunların bile son derece ciddi ve kutsal kuralları var. Seksekte ancak belirli bir yerde iki ayağınızı birden basabilirsiniz. Monopoly'de ceza yerseniz, ödemek zorundasınız. Bu kurallara uymazsanız oyundan atılırsınız. Romancılığın da kuralları var. Bu kuralları öğrenmek için en güzel yer de başka romanlar.

Roman yazmayı
öğrenmenin ikinci kuralı... yok. Romanın kuralları ve ilkeleri olsa da, bu işi öğrenmek bir hayli öznel bir süreç. Kuralları kendiniz keşfedeceksiniz. Birileri size kuralları dikte etmişse, onları öğrenmiş sayılmazsınız. O kuralları keşfettiğiniz anda ise, öğrenmiş olursunuz. Romancı olmanın "formülize" edilmiş bir eğitimi yok, hatta bir okulu bile yok. Romancılığın en köklü, en yararlı ve en gerçekçi akademisi sizsiniz. Romancılığı da başka herhangi bir meslek gibi öncelikle bir "meslek" bir "uzmanlık alanı" olarak görmeniz gerekiyor. Roman yazmak bir hayal ya da bir hobiyse, Sefiller'in 6. cildini yazabilmenize pek ihtimal yok. Ve unutmamak gerekir ki, roman yazmanın birinci kuralı iyi bir okur olmaksa da her iyi okur, iyi bir yazar değildir.

İlk yazılan romanın yeri çöp kutusudur. İlk yazılan roman yüzde doksan beş yayınlanmaya hazır bir roman olmayacak. (Yine de her yazmaya oturduğunuzda kendinizi yüzde beşten saymanızda yarar var.) Genelde ilk roman (muhtemelen çöp kutusunu dipleyecek, izleyen bir sürü romanla birlikte) romancılığınızın "taslağı" olacak. Size düşünmeyi öğretecek, size hayallerinizde tutarlı olmayı öğretecek, size yeri geldiğinde "dur," demeyi, yeri geldiğinde de sonuna kadar gitmeyi öğretecek. Ve en önemlisi, size niçin roman yazmamanız gerektiğini öğretecek. Bu iş için full-time çalışmanız gerektiğini hissedeceksiniz (ama bir işiniz olduğundan buna hiçbir zaman vaktiniz olmayacak), öyle yapsanız bile hayranlık duyduğunuz yazarlar gibi hiçbir zaman yazamayacağınızı hissedeceksiniz. Deneyimlerinizin eksik olduğunu göreceksiniz, dünyayı yeterince gezmediğinizi fark edeceksiniz. Hatta hapis yatmadığınızı fark edip, çoğu büyük yazarın mutlaka birkaç ay ya da yılın hapislerde, sürgünlerde geçirdiğini göreceksiniz. Son olarak da zengin olmadığınız için hayıflanacaksınız. Tolstoy bir soyluydu, Orhan Pamuk bir burjuva... Yazdıkça da farklı ve özgün yazmanın ne kadar imkansız olduğunu göreceksiniz.

Ancak bütün bu derin hayal kırıklıklar ve başarısızlıklar sizi gizliden gizliye romancılığa hazırlıyor olacak. Tüm benliğiniz pes etmeniz gerektiğini size bildiriyorsa, bilin ki doğru yoldasınız. (Tabi pes etmediğiniz sürece) Ve aynı şekilde bu hayal kırıklıklarını yaşamıyorsanız, yazdıklarınızın beş para etmediği gerçeğini kabul etmiyorsanız (bir şaheser üzerinde çalıştığınızı düşünecek kadar kibirlisiniz demektir) umutsuz bir vakasınız demektir. Muhtemelen ortaya bitmiş bir yazı öbeği çıkaracaksınız, ama bir süre sonra bu yazı öbeğini yayınevlerine gönderip aldığınız red mektupları nedeniyle, yeteneğinizin, yaşadığımız dünya için 'fazla' geldiğine ve değerinizin anlaşılmadığına karar verip bu işin peşini bırakacaksınız.

Çoğu romancı adayının gittiği yol bu. Biliyorum çünkü sık sık onları evlerine gönderen o kötü kalpli editörlerden biri olma görevi bana düşüyor.

Ama şu bir gerçek:

Kulağı ne kadar iyi olursa olsun, nasıl ki bir müzisyen kemanı ilk eline alışında ondan düzgün bir ses çıkaramayacaksa, bir roman yazarı da, romanı yazarken ihtiyaç duyacağı teknik alt yapıdan yoksun olduğu sürece, ortaya çıkan şey gerçek anlamıyla bir roman olmayacaktır. Keyifle okunacak bir hikaye sunabilir elbette okuruna, ama tarihsel tutarlılığın içinde bir "roman" olması bambaşka bir şey.

Bunun için "diplere" vurmak gerekir. "Bildiğim tek şey, ben iyi bir yazar değilim," diyebilmelisiniz. Sonra da, içinizden "Henüz..." diye ekleyebilmelisiniz.


 
Copyright 2009 Diren YARDIMLI
BloggerTheme by BloggerThemes | Design by 9thsphere