
Amatör ya da profesyonel bütün sanat çevrelerindeki can alıcı tartışma konularından biridir: "Para için sanat." Üzerinde düşünülmeye değer bir argüman mı?
Bir sanatla uğraşıp (konumuz gereği burada yazarlık -ama pekala sinema yönetmenleri ve müzisyenler de olabilir) henüz para ya da başarıyı elde edememiş olanların çoğunun anlaştığı bir nokta vardır. Bu işten para kazananları küçümserler. Başarı (ve kazanılan para) arttıkça, küçümseme oranı da o derece artar. (Bazı durumlarda "başarılı" bir yazar -hele de birkaç önemli ödül almışsa- vatan hainliğiyle bize suçlanabilir.) "Başarıyı" (ve parayı) tadamamış sanatçılar bu düşünceye sarılarak başarısızlıklarını (en azından bir süre için) sorunsuz bir şekilde örtbas ederler. Ama işin ilginci, para ya da başarıyı elde etmiş olanlar da "para için yazıyor" görünmekten korkarlar. Kitap dünyasının fahişeleriymiş gibi görünmek istemezler. Edebiyat ve kapital arasındaki bu nefret gerçekten gerekli mi? Mühendis para için köprüler, gökdelenler yapabiliyorken, sanatçı niçin para için yazamıyor?
"Para için yazmıyorum..." yayınevimize gelen yazarların ilk söyledikleri şeydir. Onlara hemen kapıyı göstermek geçer içimden. Yine de (bu bakış açıları yüzünden, daha eserlerinden tek bir satır okumama rağmen edebiyat dünyasında "mutlak bir başarısızlık" yaşayacaklarını bildiğim halde) onlara gerçekleri olabildiğince açık bir şekilde dile getirmeye çalışırım.
"Para için yazmıyorsun ama bir yayınevinin para yatırıp romanını bastırmasını istiyorsun, bir kitabevinin para yatırıp, kitabını satın alıp vitrine koymasını istiyorsun, ve son aşamada da (ki en korkuncu bu) bir okurun para verip kitabını almasını istiyorsun, öyle mi?"
diye sorarım. Ve tüm iyi niyetimle, kariyer olarak yazarlığı düşünüyorsa eğer, o korkunç şeytan, emperyalizmin silahı, açgözlülüğün ve kapitalizmin anası olan para'yı da hedeflemesi gerektiğini anlatmaya çalışırım. Ancak bunu yaparsa, ortaya okunmaya değer bir şey çıkar çünkü.
Kronik bir kandırmacaBu son cümle tartışmaya çok açık. En basite indirgeyip açmak gerekirse, "Para için yazarsan, okunmaya değer bir şey yazmış olursun," demiş oluyorum. Biraz daha açmak gerekirse..."Ben para için yazmıyorum," "Ben insanlar için yazmıyorum" demenin bir yoludur aslında. Yazar para, başarı ve okur kazanmayacağını baştan kabullenmiş görünür. Ama derin sanatsal içgörülerini dışavurmak için bu gibi ayrıntıları feda etmeye hazırdır da. Bilmediği şey, bu argümanın ahlaki olarak da çok tartışmalı bir argüman olduğudur.
İnsanın yaptığı herşey başkalarını ilgilendirdiği zaman bir değer kazanır gibi son derece pragmatik bir önerme aslında sanat ve edebiyatta son derece geçerlidir. Bir orkestra sahneye, insanların önüne çıktığı zaman gerçek bir orkestra olur. Bir ressam, ilk tablosunu sattığı ya da sergilediği zaman gerçek bir ressam niteliğine kavuşmuş olur. Bir yazar, ilk eserini bir yayınevine kabul ettirdiği ve ardından kendine bir okur kitlesi edinebildiği zaman başı dik bir şekilde "yazar" kimliğiyle gezebilir. Dolayısıyla bir sanatçı kendi eserinden, soyut ve kişisel bir tatmin elde etmek yerine, somut olarak, ayakları yere basan bir başarının peşinde koşarsa gerçek bir sanatçı olur. Sanat (bütün soylu açıklamaları ve anlamları bir yana), bir mühendislik işidir. Mühendisin görevi de insanların yararlanabileceği eserler tasarlamaktır.
Ancak soruyu bir adım daha öteye götürdüğümüz zaman işler karışıyor görünüyor. Doğrudan "insanlar için" yazmak? Doğrudan "para için" yazmak? Bu durumda sanatçı düpedüz bir "pazarlamacı" olmuş olmuyor mu? Sanatçı pazarlamacı olursa, özgürlüğünü yitirir mi? Yanıtı, evet. Yitirir ve yitirmelidir de. Sanat rüya değildir. Keyfi bir hayal de değildir. Sanat, kim ne derse desin, sorumluluktur. Sorumluluktur çünkü kitlesine sunulduğu anda, o kitleye keyif, eğlence, mutluluk, bilgi, heyecan, korku, merak... somut bir şeyler sunabilmeli ve yaşatabilmelidir. Bir romanı bir günlükten ayıran en temel özellik, romanın yazarın okuruna sunduğu bir "ürün olmasıdır. Tıpkı temizlik malzemesi gibi, ekmek gibi ya da mikrodalga fırın gibi, roman da müşterisine bir şey kattığı zaman anlam kazanır, "değerlenir". Mikro dalga fırınları seri üretim üretilir, roman ise bir sanatçının özgün bir çalışmasıdır. Ama el yazmaları, bilgisayara geçirilip, editöryel bir okumanın ve dizgi ve tasarım çalışmalarının ardından bir baskı tesisinin yolunu tuttuğu zaman artık, "roman" da bir "mikrodalga fırını"dır. "Seri üretim"dir. Bundan sonrası "marketing" işidir. Yazarın da işin bu boyutundan kendini soyutlama lüksü yoktur.
Sevgilisine aşk şiirleri yazıp, sevgilisinin bile okumayacağı bu şiirleri bir yayınevine götüren genç aşık, sorumsuzlukların en büyüğünü yapıyordur. Aşk şiirleri, bir hobi olarak elbette güzel ve değer verilmesi gereken bir uğraştır. (En azından namus cinayetleri ve intihar girişimlerine göre) Ama bu şiir parçacıklarını başkalarının önüne atmak, üstüne üstük, başka insanların bu aşk şiirleri için para ve zaman ayırmalarını beklemek, ya çok şişkin bir egoya ya da sorumsuzluk ve düşüncesizliğe işaret eder. Yazar "okurunu" düşünmelidir. Hatta ve hatta, başarılı bir yazar olmak istiyorsa okuruna göre yazmalıdır. "Sanatı para için yapmak" argümanı kof duyuluyor olabilir ama yanlış değildir. Sadece vurgulama yanlıştır. "Para" yerine "insan," "müşteri," ya da "okur" kavramları konulursa başarılı bütün yazarların sırları ortaya çıkmış olur.
İyi bir yazar para kazandıracak şeyler yazar
Para için yazılan roman, toplumu ilgilendirmek zorundadır. Elbette büyük yazarların hiçbiri "zengin olma" hayaliyle bu hikayeleri kaleme almamışlardır. Ama yazdıkları şeyin insanları ilgilendirmek (dolayısıyla satmak) zorunda olduğunu bilerek yazmışlardır. Konu seçimlerini de kişisel hayatları değil, toplumların gidişatı belirlemiştir.
En büyük tarihsel romanların hepsi, bugün hala etkisinden kurtulamadığımız toplumsal fenomenleri anlatırlar. Birçok roman ve filme konu olmuş Spartacus, kölelerin isyanını anlatır. Bir metaforla köleler, bugünün işçileridir. II. Dünya Savaşı'yla ilgili yazılmış, Amerika'nın bağımsızlık savaşıyla ilgili yazılmış (ve aynı şekilde 'çılgın Türkler'i anlatan yerli) eser sayısı, belki de bütün diğer roman türlerinden fazladır. Çünkü bu metinler, insanların merak ettikleri, dolayısıyla satın alacakları metinlerdir. Bu romanların başarılarının arkasındaki en büyük sır hem yazar, hem yayıncı, hem de okuyucu için anlamlı olmalarıdır. Çocuk edebiyatında bile aynı şey geçerlidir. Roald Dahl çocuklara Cadılar'ı anlatır, çünkü Hıristiyan Avrupa'sı, çok da uzak olmayan bir geçmişte cadı oldukları gerekçesiyle masum kadınları diri diri yakmıştır ve her çocuğun belleğinde bu toplumsal travmanın izleri hala yaşamaktadır. En önemli bilim kurgu romanları da aynı şekilde içinde yaşadığımız toplumsal düzenin nereye doğru gittiğini sorgularlar. Fahrenheit 451 ve 1984 'keyif' için yazılmış şeyler değildir, insanları sarsmaları, ürkütücü bir geleceği gözler önüne sermeleri için yazılmışlardır.
Para için yazılan roman sorunu
Bu da bizi başka bir noktaya getiriyor. Gerçekten, sadece eğlence ve para için yazılmış romanlar. John Grisham dört dörtlük Holywood casusluk filmleri olmaya uygun kurgulara sahip romanlar yazar. (Filmi çekilmiş romanlarının sayısına bakılırsa bu işte başarılıdır da.) Dan Brown daha da yüzsüz bir şekilde, toplumu ve özellikle skolastik otoriteleri sarsacağını bildiği temalar seçer. Papa'yı ne kadar rahatsız ederse, romanlarının o kadar satacağına derin bir inanç besler. (Bu inancında da haklıdır) Amacı gerçeği ortaya çıkarmak değildir hiçbir zaman, birilerinin tepkisini uyandırıp, bu sayede kitaplarının çok satmısın sağlamaktır. Dean R. Koontz ve Stephen King gibi isimler de kolay pazalanabilir korku ve gerilim romanlar yazma konusunda büyük ustalardır. Bu yazarları Kafka, James Joyce ve Chekov'dan ayıran en temel unsur, çoğu insanın düşündüğü gibi eserlerin nitelikleri değildir. Tersine John Grisham'ın Chekov'dan çok daha usta bir "kurgu" yazarı olduğu kuşku götürmez. Kafka ömrü boyunca Dan Brown kadar çok araştırma yapmamıştır herhalde bir roman yazmadan önce. Yani farklı özellikleriyle, farklı başarıları olan isimlerdir bunlar. Peki bu popüler yazarların romanlarını sanat çevrelerinin gözünde "değersizleştiren" unsur nedir? Bu yazarlar sadece "para" için mi yazıyorlar? Bu da bir sonraki yazının konusu.
"Para için yazmıyorum..." yayınevimize gelen yazarların ilk söyledikleri şeydir. Onlara hemen kapıyı göstermek geçer içimden. Yine de (bu bakış açıları yüzünden, daha eserlerinden tek bir satır okumama rağmen edebiyat dünyasında "mutlak bir başarısızlık" yaşayacaklarını bildiğim halde) onlara gerçekleri olabildiğince açık bir şekilde dile getirmeye çalışırım.
"Para için yazmıyorsun ama bir yayınevinin para yatırıp romanını bastırmasını istiyorsun, bir kitabevinin para yatırıp, kitabını satın alıp vitrine koymasını istiyorsun, ve son aşamada da (ki en korkuncu bu) bir okurun para verip kitabını almasını istiyorsun, öyle mi?"
diye sorarım. Ve tüm iyi niyetimle, kariyer olarak yazarlığı düşünüyorsa eğer, o korkunç şeytan, emperyalizmin silahı, açgözlülüğün ve kapitalizmin anası olan para'yı da hedeflemesi gerektiğini anlatmaya çalışırım. Ancak bunu yaparsa, ortaya okunmaya değer bir şey çıkar çünkü.
Kronik bir kandırmacaBu son cümle tartışmaya çok açık. En basite indirgeyip açmak gerekirse, "Para için yazarsan, okunmaya değer bir şey yazmış olursun," demiş oluyorum. Biraz daha açmak gerekirse..."Ben para için yazmıyorum," "Ben insanlar için yazmıyorum" demenin bir yoludur aslında. Yazar para, başarı ve okur kazanmayacağını baştan kabullenmiş görünür. Ama derin sanatsal içgörülerini dışavurmak için bu gibi ayrıntıları feda etmeye hazırdır da. Bilmediği şey, bu argümanın ahlaki olarak da çok tartışmalı bir argüman olduğudur.
İnsanın yaptığı herşey başkalarını ilgilendirdiği zaman bir değer kazanır gibi son derece pragmatik bir önerme aslında sanat ve edebiyatta son derece geçerlidir. Bir orkestra sahneye, insanların önüne çıktığı zaman gerçek bir orkestra olur. Bir ressam, ilk tablosunu sattığı ya da sergilediği zaman gerçek bir ressam niteliğine kavuşmuş olur. Bir yazar, ilk eserini bir yayınevine kabul ettirdiği ve ardından kendine bir okur kitlesi edinebildiği zaman başı dik bir şekilde "yazar" kimliğiyle gezebilir. Dolayısıyla bir sanatçı kendi eserinden, soyut ve kişisel bir tatmin elde etmek yerine, somut olarak, ayakları yere basan bir başarının peşinde koşarsa gerçek bir sanatçı olur. Sanat (bütün soylu açıklamaları ve anlamları bir yana), bir mühendislik işidir. Mühendisin görevi de insanların yararlanabileceği eserler tasarlamaktır.
Ancak soruyu bir adım daha öteye götürdüğümüz zaman işler karışıyor görünüyor. Doğrudan "insanlar için" yazmak? Doğrudan "para için" yazmak? Bu durumda sanatçı düpedüz bir "pazarlamacı" olmuş olmuyor mu? Sanatçı pazarlamacı olursa, özgürlüğünü yitirir mi? Yanıtı, evet. Yitirir ve yitirmelidir de. Sanat rüya değildir. Keyfi bir hayal de değildir. Sanat, kim ne derse desin, sorumluluktur. Sorumluluktur çünkü kitlesine sunulduğu anda, o kitleye keyif, eğlence, mutluluk, bilgi, heyecan, korku, merak... somut bir şeyler sunabilmeli ve yaşatabilmelidir. Bir romanı bir günlükten ayıran en temel özellik, romanın yazarın okuruna sunduğu bir "ürün olmasıdır. Tıpkı temizlik malzemesi gibi, ekmek gibi ya da mikrodalga fırın gibi, roman da müşterisine bir şey kattığı zaman anlam kazanır, "değerlenir". Mikro dalga fırınları seri üretim üretilir, roman ise bir sanatçının özgün bir çalışmasıdır. Ama el yazmaları, bilgisayara geçirilip, editöryel bir okumanın ve dizgi ve tasarım çalışmalarının ardından bir baskı tesisinin yolunu tuttuğu zaman artık, "roman" da bir "mikrodalga fırını"dır. "Seri üretim"dir. Bundan sonrası "marketing" işidir. Yazarın da işin bu boyutundan kendini soyutlama lüksü yoktur.
Sevgilisine aşk şiirleri yazıp, sevgilisinin bile okumayacağı bu şiirleri bir yayınevine götüren genç aşık, sorumsuzlukların en büyüğünü yapıyordur. Aşk şiirleri, bir hobi olarak elbette güzel ve değer verilmesi gereken bir uğraştır. (En azından namus cinayetleri ve intihar girişimlerine göre) Ama bu şiir parçacıklarını başkalarının önüne atmak, üstüne üstük, başka insanların bu aşk şiirleri için para ve zaman ayırmalarını beklemek, ya çok şişkin bir egoya ya da sorumsuzluk ve düşüncesizliğe işaret eder. Yazar "okurunu" düşünmelidir. Hatta ve hatta, başarılı bir yazar olmak istiyorsa okuruna göre yazmalıdır. "Sanatı para için yapmak" argümanı kof duyuluyor olabilir ama yanlış değildir. Sadece vurgulama yanlıştır. "Para" yerine "insan," "müşteri," ya da "okur" kavramları konulursa başarılı bütün yazarların sırları ortaya çıkmış olur.
İyi bir yazar para kazandıracak şeyler yazar
Para için yazılan roman, toplumu ilgilendirmek zorundadır. Elbette büyük yazarların hiçbiri "zengin olma" hayaliyle bu hikayeleri kaleme almamışlardır. Ama yazdıkları şeyin insanları ilgilendirmek (dolayısıyla satmak) zorunda olduğunu bilerek yazmışlardır. Konu seçimlerini de kişisel hayatları değil, toplumların gidişatı belirlemiştir.
En büyük tarihsel romanların hepsi, bugün hala etkisinden kurtulamadığımız toplumsal fenomenleri anlatırlar. Birçok roman ve filme konu olmuş Spartacus, kölelerin isyanını anlatır. Bir metaforla köleler, bugünün işçileridir. II. Dünya Savaşı'yla ilgili yazılmış, Amerika'nın bağımsızlık savaşıyla ilgili yazılmış (ve aynı şekilde 'çılgın Türkler'i anlatan yerli) eser sayısı, belki de bütün diğer roman türlerinden fazladır. Çünkü bu metinler, insanların merak ettikleri, dolayısıyla satın alacakları metinlerdir. Bu romanların başarılarının arkasındaki en büyük sır hem yazar, hem yayıncı, hem de okuyucu için anlamlı olmalarıdır. Çocuk edebiyatında bile aynı şey geçerlidir. Roald Dahl çocuklara Cadılar'ı anlatır, çünkü Hıristiyan Avrupa'sı, çok da uzak olmayan bir geçmişte cadı oldukları gerekçesiyle masum kadınları diri diri yakmıştır ve her çocuğun belleğinde bu toplumsal travmanın izleri hala yaşamaktadır. En önemli bilim kurgu romanları da aynı şekilde içinde yaşadığımız toplumsal düzenin nereye doğru gittiğini sorgularlar. Fahrenheit 451 ve 1984 'keyif' için yazılmış şeyler değildir, insanları sarsmaları, ürkütücü bir geleceği gözler önüne sermeleri için yazılmışlardır.
Para için yazılan roman sorunu
Bu da bizi başka bir noktaya getiriyor. Gerçekten, sadece eğlence ve para için yazılmış romanlar. John Grisham dört dörtlük Holywood casusluk filmleri olmaya uygun kurgulara sahip romanlar yazar. (Filmi çekilmiş romanlarının sayısına bakılırsa bu işte başarılıdır da.) Dan Brown daha da yüzsüz bir şekilde, toplumu ve özellikle skolastik otoriteleri sarsacağını bildiği temalar seçer. Papa'yı ne kadar rahatsız ederse, romanlarının o kadar satacağına derin bir inanç besler. (Bu inancında da haklıdır) Amacı gerçeği ortaya çıkarmak değildir hiçbir zaman, birilerinin tepkisini uyandırıp, bu sayede kitaplarının çok satmısın sağlamaktır. Dean R. Koontz ve Stephen King gibi isimler de kolay pazalanabilir korku ve gerilim romanlar yazma konusunda büyük ustalardır. Bu yazarları Kafka, James Joyce ve Chekov'dan ayıran en temel unsur, çoğu insanın düşündüğü gibi eserlerin nitelikleri değildir. Tersine John Grisham'ın Chekov'dan çok daha usta bir "kurgu" yazarı olduğu kuşku götürmez. Kafka ömrü boyunca Dan Brown kadar çok araştırma yapmamıştır herhalde bir roman yazmadan önce. Yani farklı özellikleriyle, farklı başarıları olan isimlerdir bunlar. Peki bu popüler yazarların romanlarını sanat çevrelerinin gözünde "değersizleştiren" unsur nedir? Bu yazarlar sadece "para" için mi yazıyorlar? Bu da bir sonraki yazının konusu.
![Reblog this post [with Zemanta]](http://img.zemanta.com/reblog_e.png?x-id=fe4a54f5-5a68-8565-8afd-b0f9b403b1be)
0 yorum:
Yorum Gönder